12/10/2008 ·

 


   Söz de dinci, dini ve tanrıyı pazarlama zihniyetinde olan ve kulları kula kul eden ayrıca tanrıyı rafa kaldıramaya çalışarak kendini tanrı sayan ama haçlı emperyalizminin tasmasını taşıyan zihniyetin, yolsuzluklara tam gaz devam ederek saltanatı ilan etmek isteyenlerin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ ni ulusuyla beraber yok etmek isteyen tüm güçlerin yargı önüne çıkarılması ve yok edilmesi gerekmektedir.

 
  Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hür bir vatandaşı olarak vatandaşlık haklarıma yapılan tecavüzlere karşılık ben haklarımı istiyorum.

 Nedir bu haklar?

-Bağımsız yargı hiç bir güç karşısında boyun eğmesin. eğmesin ki insanların suçlu suçsuz olduğu tespit edilmeden hapishane odalarında ölüp gitmesin. Yolsuzluk ve hayali ihracat yaptığı mahkeme kararıyla tesbit edilenler dokunulmazlık zırhıyla dolaşmaya devam etmesin.

-Medya, halkı gerçek bilgiden yoksun bırakmasın. gün gelir keser sap döner medyayı keser durumları yaşanmasın.

-Kürsü dokunulmazlığı dışında milletvekili dokunulmazlıkları kaldırılsın.
Kaldırılsın ki yolsuzluklara ve kamu mallarının talanına son verilsin. Vekil dokunulmazlıklarının kaldırılmadığı bir ortamda kayıt dışı ekonomi %60/70 ler de olmaya devam eder ve birileri devleti ve halkı soyarken dokunulmazlık zırhıyla bunu yapanlar da üremeye devam eder.

 -Vatana ihanet kanunu kapsamı genişletilerek zaman aşımı olmaksızın çıkarılsın.
Terörist başlarına sayın diyen teröristlere kefil olan ve onlarla ticari her türlü anlaşmayı yapan ve buna karşılık şehitlerimize kelle diyen tüm zihniyet yargı önüne çıkarılıp gerekli cezaya çarptırılsın.

 -Ab müzakerelerinde imza atılan antlaşma metni halka açıklansın.
Açıklansın ki halk kime neden oy verdiğini görsün ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti nasıl işgal edilmiş anlasın.

 -Imf, sav kredi anlaşmaları, paranın kaynağı ve karşılığında neler peşkeş çekildi açıklansın.
Kimler nasıl bir gecede zengin oldu bilinsin.

 -Özeleştirme adı altın talan edilen ve bundan nemalananlar açıklansın.
Açıklansın ki tüyü bitmeyen yetimin hakkını çalan ve devletin karlı kurumlarını birilerinin isteği doğrultusunda zarar ettirerek birilerine üste para vererek (peşkeş çekilerek) devletin resmi kurumlarını eşe dosta  dağıtılıp halkı aç bırakanlar bilinsin.

 -Diyanete yıllık aktarılan 2 katrilyon nerelerde kullanılıyor açıklansın.
insanların zihniyetlerini teslim aldıkları gibi  camileri de bir hapishaneye çevirerek girmeyeni zorla kapatan gireni salmayan bir anlayış açıklansın. Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkma yeri olmaktan çıkarılsın, toplumu bilgilendiren birer yapı olsun. Laik ülkelerde diyanet tüm inançlara eşit mesafede olmak zorundadır. Ya hiç bir inanışa kaynak ayırmayacak ya da hepsine eşit miktarda kaynak ayırmalıdır. Sayısı yüz bin leri geçen camiler karşısında cem evlerinin yetersiz bırakılışı vb. eksiklikler anlatılmalıdır. Kişi başına düşen hastane, okul ve istihdam alanı (fabrika , iş yeri) kişi başına düşen cami oranından az olan bir ülkede bu kadar çok cami açmak yerine hastane, okul ve istihdam alanı yaratmak daha büyük bir ibadet olsa gerek. Kaldı ki yeryüzünün her yeri tanrının evidir.   

 -Eğitim, sağlık, savunma özelleştirme adı altında neden peşkeş çekilmeye çalışılmakta açıklansın.
Açıklansın ki bir ülkenin eğitim, sağlık ve savunma kurumlarının özelleştirilmesi o ülkeyi sömürge olmaktan ileri gideremez anlaşılsın.

 -Vergiler neden artmakta açıklasın.
Kızılay, Mehmetçik e yapılan bağışlardan vergi indiriminin bir kısmı söz konusuyken DENİZFENERİ yle tamamen vergi kaçırmaya çalışanlar ve masum insanların paralarını inançlarını kullanarak çalan yolsuzcular açıklansın.

 -İstihdam yaratmak ve üretime yönelik yatırımlar yapmak yerine katlı yollara neden para harcanmakta açıklansın.
Alınan krediler yollara gömülünce üretim olmayacak ve borçlar ödenemeyecek ve gün gelecek devlet vatandaşıyla tasfiye edilecek bunlar halka anlatılsın.

 -Ham madde ithalatı neden tüketime yönelik, üretime yönelik değil açıklansın.
Üretim yapamayan bir ülke sonunda yok olmaya mahkumdur çünkü dışa bağımlıdır ve her ne alırsa bir süre sonra borçla almaya başlar ve üretim yapamadığı için borcunu ödeyemez buna karşılık elde olanı satmaya peşkeş çekmeye başlar ve sonunda sözde demokratlar ülkenizi işgal edip beyninize silahı dayar.

 -Milet açken parası olmayana bakılmazken hastaneleri özelleştirip hastaları müşteri yaparak parası olmayan müşteriye bakılmazken parası olmayan senetle borçlandırılıp hastane odalarında hapis yatmak zorunda kalırken 7 yıldızlı otelde kalan sözde müslüman takiyyeciler bu müslümanlığı açıklasın.

 -Telafer, Musul da ki Türkmen ve müslümanlar katledilirken buna göz yumanlar bunu açıklasın.

 -Allah la aldatan Muhammed i ve Kemal i sömürenler anlatsın.
Anlatılsın ki gerçek dindar ve gerçek vatanseverler bilinsin. Allah ile aldatan bunun için Muhammed ve Kemal i kullanan şimdilerde daha ileri giderek Allah ın adını da bu işe şart koşan, şekilci sözde dindarın oyunu ortaya çıksın. Muhammed İslam ı yayarken , Kemal ülkesini kurtararak aynı zamanda İslam dininin  haçlının ayakları altında ezilmesini önlerken bu iki Mustafa ya saldıran zihniyet neyin tasallutudur !

 -Karşı devrim için can atan sözde aydınlar anlatsın.
Oturdukları yerden kişisel ihtirasları ve çıkarları için beyan veren yazı yazan nesnellikten uzak, komprador tüccar mantığıyla çalışan köşelerinde çıkar bekleyen bu zavallı aydıncıklar  aydınlansın.

 -pkk yla savaşan Türk ordusunun yıpratılmasına göz yuman ve emek harcayanlar anlatılsın.
Türkiye sevr in eşiğine tekrar nasıl getirildi ve bugün rejimin tek garantörü görünen Türk silahları kuvvetlerinin tasfiye edilmeye çalışılması ne içindir? Türk silahlı kuvvetleri nin olmadığı ya da zayıf kaldığı anda Türkiye Cumhuriyeti açık olarak silahlı işgal altına alınacaktır onun için..

 - Halk şehit verirken , teröristlerin meclise girerek dokunulmazlık kazanması açıklansın.
Türk halkı nın huzurunda bağımsız yargımız bunun hesabını sorsun.

 -%47 sözde oy alarak meclis sandalyesinin %70 inden fazlasını işgal eden zihniyet bu nasıl demokrasidir açıklasın.  Demokrasiyi işler hale getirsin.

-Kendisine sadece yürütme hakkı verilen iktidar görev ve yetki alanı dışına çıkmaması gerektiğini unutmasın.

Unutmasın ki her ihaleye , her yargı kararına, her telefon konuşmasına , karışmasın kendi işini yapsın. İktidar kendi işini yapsın ki iktidarın yapacağı işi başkaları yapmak zorunda kalmasın.

 -İslam ı ve elçisi Muhammed i, Kemal i ve Türkiye yi,  Türk Ulusunu yok etmek isteyenlere ve kompradorlarına bu halk militan demokrasi hakkını kullansın direnme hakkının olduğunu bilsin ve bu anlatılsın.

   İnsanlar inanç ve düşüncelerinde özgürdür bu özgürlüğü veren İslam dinini  ve onu haçlı istilasından koruyan iki Mustafa (Muhammed Mustafa, Mustafa Kemal) hem Türk Ulusu hem İslam dinini  koruyarak bizleri emperyalist haçlının istilası altında kilisede tapınıyor olmaktan kurtarmışlardır.
   Din tanrıyla kul arasındadır. Onun içindir ki İslam dininde sadece tanrıya kulluk vardır onun içindir ki İslam dini laiklikle bağdaşır bireyi bireye kul yapmaktan kurtarır.
Dini ve tanrıyı sömürmeye çalışarak rant sağlayan söz de dinci gerçekte dinsiz iktidarlar o kadar dindarlar ki İslam ı ılımlı İslam yaptılar. Haçlıya satılmadık yer bırakmadılar.

  Sevgi ve barışlık tan yanayız yurtta ve dünya da barış tarafıyız ama zulmün ve sömürgenin her türlüsüne karşıyız. Zulüm yapan ve sömürenin tabi ki yargılanması tarafıyız.

Abd nin gönlü olacak diye kapıda bekletilen bir ülke olmaktan kurtulup kendi kararlarımızı alacak güçte ve zenginlikte olduğumuz bilinerek kendi cebini değil ülkesinin çıkarlarını koruyan   dirayetli iktidarlar getirmeliyiz

Ab ye gireceğiz diyerek çifte standart uygulanıp ülkemize zarar verilmesine silahsız işgale de karşı durmalıyız.

Hiçbir zaman teröristi dağ başından indirip düz ovada siyaset yapmaya davet etmemeliyiz.

İnlerinde yok etmeliyiz bununla beraber terörizmi doğuran etkileri  yok etmeliyiz. Terörü finanse eden hiçbir şahıs, kurum, kuruluş ve devletle olan ilişkilerimizi durdurup bu tehditlere karşı yaptırımlarımızı devreye sokmalıyız.

Vatana ihanet kanunu kapsamı ve cezası ağırlaştırılarak biran evvel geri getirilmelidir.

Eğitimi çağdaş akılcı bilimsel tek elde toplayarak zihinsel devrimle medeniyete ulaşmak zorundayız. Keza tüm kötülüklerin anası cehalettir ve kötü eğitimdir. Kötü eğitim : yönlendirilmiş eğitimdir. Bu yönlendirme eğitim sistemini akıl bilimsellik ten uzaklaştırarak sömürgeci, irticacı dogmatik vb. zihniyetle yetişek bireyleri temel alan eğitimdir.

Büyük devletler büyük krizlerde otorşi ye başvurur içe kapanırlar  büyük devlet hiçbir zaman devlet desteğini bırakmaz ve mili kalkınmayı hedefleyen projeler uygularlar. İhtiyaca göre kamulaştırma ve özelleştirme yaparlar bu ülke ve ulusun çıkarları doğrultusunda yapılır keyfi çıkarlar önem arz etmez.

Sömürecekleri ülkeye bunun tam tersini programlarında önerirler. Atatürk ü de bu sebeple sevmezler çünkü Atatürk emperyalizmin gidiş yollarını tıkamıştır. Emperyalizmin tehdidi olan irtica, yönlendirilmiş eğitim, ırk ve mezhep çatışmalarının hepsini önleyecek düşünce evrenini geliştirmiş denenerek başarıya gidildiği de kanıtlanmıştır.

Ne olursa olsun savunma, eğitim, sağlık hizmetleri sosyal devletin elinde halka hizmet olmalıdır.

Kapitalist ülkelerin çoğu kendi içlerinde halklarına karşı sosyal devlet politikaları uygulamaktadır.

Sandığa giden halkın kendi içinde hem Allah a hem ulusuna karşı dürüst ve bilgili olması şart.

Kime neden oy verdiğini bilmeyen bireyin oy kullanması tartışma konusu olur. Oy kullandıktan sonra ise işçiniz olan vekilleri, hükümeti takip ederek katılımcı demokrasiyi sağlamak zorundadır.

Bizim ülkemizde demokrasi, antidemokratların elinde güçsüzün legal yoldan ezilmesini sağlayan araç olarak kullanılmaktadır.

Yapacakları tüm gaflet ve hıyanet-i , din - demokrasi - insan hakları adı altında bu kavramları sömürerek yapıyorlar.

Kaybolan insanlar karları oluyor.

 

makale: Muharrem Metin Korkmaz

 

12/10/2008

Yorum (2) Yorum yaz!

8/9/2008 ·

 



  

   Güçlü iktidarımız(!) hakemliğini de kendisinin yaptığı maçlardan birisinde ofsayttan da olsa golünü attı. Ne de olsa düdük elinde...

   1 Mayıs özetle; tüm emekçilerin kendilerini anlatabildikleri ve kendileri için zaman ayırdıkları bir bayram günüdür. Bu bayram hiç bir şahıs, kurum ve kuruluşun tekelinde olmadığı gibi hiç bir siyasal simgenin temsilinin yapıldığı (yapılmaya çalışıldığı) meydan da değildir.

   Bugün ki bu bayram havasını geçmişteki 1 Mayıs'lara (1977-78)  dayandırmaya çalışarak bugün ki bayram tadını kaçırmak isteyen zihniyetler, antidemokratik bir tavırla baskıcı unsurların devreye sokularak tüm emekçilere vurmak istedikleri bir darbedir. Tıpkı sosyal güvenlik yasa tasarısında oldu gibi...

   Yürütme gücü elinde bulunan iktidarın, kendi düşünsel evrenini besleyen her türlü girişime destek verip çeşitli kutlamalarla pekiştirerek topluma kabul ettirmek için uğraştığı çabayı ve ağızlarından düşürmedikleri demokratik hak ve özgürlükler için gösterdiği uğraşı, karşı oldukları düşünce ve yaşam davranışlarına da göstermeleri gerekmektedir.

   Bugün Taksim' e alınmayan emekçiler bu ülkenin "işleyen sigortası"dır. Yılbaşı kutlamalarında alkollü kafalara açılan Taksim, derbilerde birbirini kesmek için taraftar görünümlü katillere açılan Taksim, yabancı bilmem nelerine açılan Taksim, tüm herkese açılan Taksim 1Mayıs' da bu ülkenin işleyen sigortası emekçilere kapanmıştır. Gerekçe 30 yıl önceki ( neden ve sonuçları farklı olan ve sonu acı hatıralarla biten) 1Mayıs' a dayandırılmakta ve bugün ki 1 Mayıs kutlamaları engellenmeye çalışılmaktadır.

   Her yerde her çeşit insan bulmak mümkündür fakat çoğunluğu azınlığa kurban etmek olmaz. 1 Mayıs' ı provoke etmek isteyen hareket girişimleri olabilir ama durum emekçi kitleye ceza olarak ödetilmemelidir. Burada siz iktidar olarak emniyet güçlerini doğru kullanarak asli suçlu ya da şüphelileri etkisiz duruma getirmekle görevli olmalısınız, demokratik hakkını demokratik yoldan kullanmaya çalışan bireylere - emekçilere saldırarak değil.

   Gerekli önlemler alınarak Taksim tüm emekçilere açılmalıydı.

Siyasi iktidar, hukuk kuralları içinde ve demokratik bir tavırla yürütme yetkisini kullanmalı. Diline doladığı demokrasi ve insan haklarını eşitlikçi bir düzende tüm topluma uygulamalıdır.

   Özetle; toplum bir olgudur, hareket halindedir ve sürekli değişir. Buna bağlı olarak toplumsal beklentilerde değişir. Baskıyla toplumu frenlemeye kalkarak iktidarını yaşatmak isteyen güç zamanla toplumda ki temsil gücünü yitirir ve toplumla çatışmaya sürüklenir. Halkı duymayan iktidar halksız kalır, halksız bir güç varlığını yitirir.

   Sonuç olarak ; aydınlık Türkiye’nin karanlığında kilere rağmen emekçinin bayramı kutlu olsun.

 Biz örtülü,örtüsüz tüm sömürge anlayışına karşıyız.

 

makale : Muharrem Metin Korkmaz

Yorum (1) Yorum yaz!

10/4/2008 ·


  
Seçimler bize
şunu gösterdi: Siyasal tercihler yapılırken ülke gerçekleri, toplumsal koşullar ve dünya üzerinde bulunan ülkeler arasındaki varlığımız düşünülmeden, sadece sermaye ve bab-ı ali basının yanlı yönlendirmeleri sonucu mevcut iktidar tekrar görevine devam edecek ,  hatta büyük bir oy çoğunluğuyla yoluna devam edecektir. Sözde demokrasi - çağdaşlaşma vb. demagojileriyle...

 

   Oysa, bizim ülkemiz ne kadar da iyi bir duruma gelmiş de bizim haberimiz yokmuş !

   Anası ağlayan çiftçimiz, sendika hakkı bulunmayan, köleleştirilen işçilerimiz, her gün bir yenisi kepenk kapatılarak çoğalan işsiz esnafımız, binlerce kalifiye işsizlerimiz  meğer ne kadar memnunlarmış!

   Ülkemiz o kadar refaha ermiş ki artık aydınlarımız halktan çok uzakta Reyna' larda barlarda, kitaplarına konu arar olmuşlar.

   İhracatımızın hızla arttığını söylerken ithalat verilerimizi söylemeye çekinen ve üretime yönelik hammadde ithalatı yerine tüketime yönelik ithalatımızın  patlaması meğer ne kadar güzelmiş!

   Hızla IMF' den AB ve ABD 'den alınan yüksek faizli kredilerle istihdam yerine duble (iki katlı) yollara gömülen paralar ve artan borçlanmayla buna mukabil spekülatif borsa rakamlarıyla büyüdüğümüzü söyleyenler meğer ne kadar haklılarmış ki halk takdir edip oy verdi!

   Kar eden tek istihdam kaynaklarımız KİT' ler neredeyse üste para verilerek peşkeş çekildi ve devleti hızla vatandaşsız, vatandaşı da devletsiz bırakmaya çalışanlar meğer ne kadar iyi etmişler de ülkemiz ilerlemiş!

   Sağlık hizmetlerinde sıra beklemediklerini söyleyen vatandaşımız bilmiyor ki parası olmayan ya da sigortası olmayan vatandaşlarımız hastane odalarında mahpus yatırılıyor.

 

   Devlet vatandaşlarına karşı sorumludur, bu sorumluluklardan bazıları şunlardır: Vatandaşlarına sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, barınma, işsizlik sigortası ve istihdam yaratmak.

 

   Bugün ülkesini pazarlamakla gurur duyanlar yedi yıldızlı otellerde tatil yaparken kul hakkı yemekten pek bir hoşnutlar. Vergilerin dörtte üçünün kayıt dışı olduğu bir ülkede, kimilerinin (başbakan) öğrenci olan oğulları trilyonluk gemi alırken halk kazanamadığı paranın vergisini ödüyor.

 

   Halk iradesinin demokrasi olduğunu söyleyip halkın demokratik haklarına tecavüz ederek aynı zamanda demokrasiyi amaç olmaktan çıkarıp araç edinerek otobüs yapanlar, demokrasiyi kullanarak demokrasiyi yok etmek isteyenlere destek veren halkımız meğer ne kadar memnunlarmış sömürge olmaktan.

 

   Terörist başına sayın diyen, mehmetçiğimize kelle diyen aynı zamanda da El Kadı dahil terörist başlarını arkadaşı ilan edip terörist başlarına kefil olan başbakanımız ne kadar iyi etmişte halkımız oy vermiş!

   Şehitlerimize akan göz yaşlarının seli yetmemiş ama terörizmi=PKK' yı destekleyen hatta yargılanması sonucu suçlu bulunup ceza çekenler ne kadar iyi etmişler de millet vekili seçmişiz!

 

   Tabi ki demokrasilerde halk iradesi önemlidir ve bu irade siyasal iktidara etkendir. Ancak bab-ı gerçekleri  halktan saklarsa ve bu halk bu yanlışa ortak olur ya da ortak edilirse çoğunluğun desteğini alarak iktidar olmak yanlışı doğru yapmaz. ali basını dediğimiz satılmış basın ve buna destek olan sermaye grupları

"Arkadaşlar, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılaplar için nur ve münevverin yoluna gideceğiz; hedef ve hünerimiz cahil kitleyi de nurlandırarak yolumuzda yürümek ve onu selamete çıkarmaktır. Cumhuriyetimizi, muasır medeniyet seviyesine ulaşmak isteğimizi köstekleyecek herhangi bir referanduma gitmek, yalnız cehalet değil, hıyanet olur. Yüzde sekseni ümmî (kör cahil) bırakılmış bir memlekette inkılaplar plebisitle(halk oylaması) olmaz!" (Atatürk 11 Nisan 1934 İzmir) 

 

   AKP ve öncesindeki aynı zihniyete sahip iktidarlar Türkiye' yi şunun bunun oyuncağı yapmaktan ileri götürememiş ve şamar oğlanına döndürmüşlerdir.

   Sermaye gruplarının istediği kartelleri, imtiyazları oluşturarak ve bab-ı ali basını dediğimiz iş birlikçi basını da yanına alarak başka bir deyişle parayı vererek düdüğü çalmışlar.

 

   Pek tabi ki: “ Bir insan, belki kendi arzusu ile şahsî hürriyetini yok etmek ister; fakat bu teşebbüs koca bir milletin hayatına ve hürriyetine zarar verecekse, muazzam ve şerefle dolu bir millet hayatı, bu yüzden sönecekse ve o milletin çocukları ve torunları bu yüzden yok olacaksa bu teşebbüsler hiçbir vakit meşru ve kabule değer olamaz. Ve hele böyle bir hareket hiçbir vakit hürriyet namına müsamaha ile telâkki edilemez." (ATATÜRK 1923)

 

Makale:  Muharrem Metin KORKMAZ

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

25/1/2008 ·


 
24 Ocak 1993…

Devrimci Kemalist yüreğimle, seninle aynı yolu yürümenin onuru ve gururuyla ve senden öğrendiklerimle seni her geçen gün daha fazla özlerken, taşıdığın Cumhuriyet meşalesini aynı coşkuyla ve inançla ebediyete kadar taşıyacağımın ve Tam Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nden, Kemalist Devrimlerinden hiçbir şekilde ödün vermeyeceğimin andını içerek geldim. Tıpkı Uzak Asya’dan dört nala Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleketin bizim olduğunu bilerek ve her adımımız da Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yılmaz bekçileri olarak, Uğur MUMCU’ ları olarak, yüreği devrim coşkusuyla çarpan antiemperyalist, Türk gençliği olarak, yaktığın ışıklarla aydınlattığın yolda yine senle yürüyoruz. Binler, yüz binler, milyonlarca… Musatafa Kemal’ler, Uğur MUMCU’lar   olarak yürüyoruz durmadan asla durmamacasına…

Haince bedenini dağıtan bomba ve sahipleri bilsinler ki sen dağılmadın,yok olmadın.           

Çünkü; sen her birimizin içinde yeniden  yandın ve her birimiz seninle milyonlara ulaştı ve bu gün milyonlarca yürek seninle atıyor yaktığın meşaleyle koşuyor Cumhuriyete, Kemalizm’e, Mustafa Kemale…

Ve bu gün milyonlarca Uğur MUMCU inadına Cumhuriyeti, Tam Bağımsız Türkiye’yi, Mustafa Kemal’i ve Devrimlerini, Kemalizm’i canları pahasına da olsa koruyor. Tıpkı senin yaptığın gibi, diğer şehitlerimizin yaptığı gibi.

Ve Türk Gençliği diyor ki:

TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE CUMHURİYETİ için;

“VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN”

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

20/10/2007 ·


   21 Ekim 2007; Dediğim dedik çaldığım düdük diyen AKP iktidarı ve tüm destekçileri için referandum (halk oylaması)

adı altında Cumhuriyeti ve temel değerlerini sarsmak hatta yıkmak için halktan izin alınmasıdır ve bu yapılırken halka

yeterli bilgi verilmemiş halkın kafası karışık tutulmuştur.

 

   İktidar, Bab-ı ali basının desteğiyle tıpkı seçimlerde de olduğu gibi 21 Ekim referandumunda halka EVET tercihi yapması yönünde

halkı kandırmaya çalışmaktadır.

 

   Bir de oy kullanmayanlara para cezası verilecekmiş...

 

5ytl'lik ceza oldu 17 ytl, sanırım Maliye Bakanlığının ekonomiyi rahatlatmak için bulduğu dahiyane çözümlerden birisi de bu!

   Anlaşılan önümüzde ki günlerde iktidar canı sıkıldıkça kendi keyfiyeti doğrultusunda halk oylamasına gidecek ve

ekonomi, sandığa gitmeyerek demokratik hakkını kullanların verdiği kişi başı 17ytl'lik paralarla düzelecek!

 

   Birileri birilerine gemi alsın diye...

 

   21Ekim refarandumu açıkca cumhuriyet değerlerini ve temelyapı taşlarını değiştirmeye yönelik

anayasa çalışmalarının daha kolay yapılması için halka sunulan bir kandırmacadır. Daha açık bir dille Cumhuriyeti oylamadan ibarettir.

   Halbu ki Cumhuriyet oylamayla değil bir halkın kurtuluş mücadelesinin zaferle sonuçlanması sonucu şehitler verilerek kurulmuştur.

Birileri birilerine dayattı ve o birileri de istedi diye Cumhuriyet oylanamaz.

 

   21 Ekim oylaması Türk ulusunu oyalamadan ibarettir.

 

   Halkı yanlışa ortak etmekten başka bir şey değildir. İktidar ve 21 Ekim referandumunu destekleyenler durup bir kez daha düşünmelidir. Demokrasi ve özgürlükler adı altında sırf kendi düşüncesini dikta etmeye çalışmanın demokrasiyle alakası yoktur.

 

Bu isteklerini, seçime halk oylamasına dayandırmaları demokratik midir?

 

   Halk bilgilendirilmediği sürece demokratik değil kandırmacadır. Ayrıca, Cumhuriyet hiç bir şekilde oylamaya götürülemez. Cumhuriyet'i oylamanın demokratik bir tarafı olamaz.

   21Ekim halk oylaması; İktidar (AKP) ve Bab-ı ali basının kabul ettirmeye çalıştığı gibi sadece Cumhurbaşkanını halkın seçmesini  için yapılmıyor. AKP ve iş birlikçilerinin istediği sanuç; 21Ekim referandumuyla halka "EVET" dedirtip UZLAŞMAZ tavırlarını bundan sonra daha rahatça sürdürüp meclisi kendi istekleri doğrultusunda kullanacakları bir türbeye benzetmeye çalışacaklardır.Çünkü; T.B.M.M. 367 üyenin varlığıyla toplanırken referandumdan çıkacak "evet" ile meclis bundan sonra 184 üye ile toplanacak ve T.B.M.M. Anayasada başka bir hüküm yoksa toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla karar verecektir; ancak karar yeter sayısında üye tam sayısının dörtte birinden fazla olmak zorunda olacak. Bu referandumla AKP'nin isteği; iktidarları boyunca hiç bir konuda uzlaşmadan kendi istediklerini yapabilmek adına halkından bilgi eksikliğini kullanarak kendi çıkarları doğrultusunda hak kazanmaya çalışarak ulusu da bu yanlışa ortak etmek düşüncesi içindeler.ıÜü

Sonuç olarak ; 21Ekim referandumu temelde Cumhuriyeti oylamadan ibarettir. Cumhuriyet oylanarak kurulmadı oylanarak da terkedilemez.

   21 Ekim oylaması oyalamadan başka bir şey değildir.

 Makale: Muharrem Metin Korkmaz

Yorum (yok) Yorum yaz!

11/10/2007 ·


   Devlet(kanun) elindeki iktisadi üretim birimlerinin mülkiyetinin ve yönetimlerinin özel sektöre devredilmesidir. Bu yönü ile özelleştirme, mülkiyetin ve yönetimin kamudan özel sektöre doğru el değiştirme sürecini ifade eder. Bir noktada da millileştirme ve kamulaştırma politikalarının tersi olarak nitelendirmek gerekir. Özelleştirmenin gündeme gelme gerçekleri; özellikle 1980’li yıllardan itibaren özelleştirmenin neden güncelleştiğinin gerekçelerini tetkik edecek olursak, bunun altında iki temel faktörün yattığını görürüz.

Bunlar: Uluslar arası arenada teknolojik değişmelerin çok hızlı olmasıdır. Sektörlerinde, ayakta kalabilmek, piyasaya hakim olabilmek için yeni teknolojilere adapte olma zorunluluğu vardır. Özel sektörün hızla değişen teknolojiye daha kolaylıkla uyum temin edebileceği yarıca kıt kaynakların kullanımında kamu sektörüne oranla daha başarılı olduğu görüşü. Hükümetlerin içine düştüğü mali krizler, yeni finansman yollarının aranmasıdır. Özelleştirme ile yeni bir kaynak bulunmuş oluyordu. Böylece işletmeler özelleştirme ile gerek ülke içerisinde gerek ülke dışında daha etkin bir şekilde rekabete açılabilme şansını elde edeceklerdi. Bunun yanı sıra, hükümetler de büyüyen bütçe açıklarını kapatma ve azaltma yolunu bulmuş olacaklardı. Bu bilgiler ışığında, Kamu İktisadi Teşebbüslerin (KİT) mülkiyetinin özel sektöre devrini içeren özeleştirme, “dar anlamda özelleştirme” olarak tanımlanır. Devletin iktisadi faaliyetlerini azaltan, sınırlayan veya ortadan kaldıran bütün bu uygulamalar da “geniş anlamda özelleştirme” olarak tarif edilmiştir. Devletin elinde bulundurduğu ve ortak olduğu tüm işleri özel sektöre devretmesi daha ileriki aşamalarda belediye hizmetlerinin, eğitim hizmetlerinin, hatta hapishane, polis ve milli savunma hizmetlerinin özelleştirilmesi söz konusu olacaktır.

Bunlarla beraber kısaca özelleştirmenin amaçlarına değinecek olursak; İktisadi amaçları 2- Mali amaçları 3- Siyasi amaçları 4- Sosyal amaçları 5- Diğer amaçları Özelleştirmenin Siyasi amacına dikkatinizi çekmek istiyorum. Özelleştirme gelişmekte olan ülkeler için bir zorunluluk haline gelmiştir.

Şöyle ki: Dünya Bankası ve Para fonu (IMF) gibi uluslar arası sermaye örgütleri borç kredisi verdikleri ülkelerde özelleştirmeyi ön şart olarak ileri sürmektedirler. Özelleştirmenin amaçlarından olan “diğer amaçlar” da ise; yine dikkatinizi bir noktaya çekeceğim. Uluslar arası sermayenin, ülkenin siyasi istikrarını garantiye alması bakımından, uluslar arası sermaye vazgeçilmez bir konuma getirilerek, korunması gerektiği savunulmaktadır. Nitekim yabancı sermaye ye blok halinde yapılan özelleştirme uygulamaları bu yaklaşımın neticesidir. Bununla ilgili olarak ülkemizde özellikle, belediyeler aracılığıyla dışarıda çok yüksek maliyetlerle krediler bulunarak projelerin gündeme getirildiğini görüyoruz. Örneğin: 100 milyon dolara mal olacak bir proje bu sistemle bir anda 300 milyon dolara çıkabiliyor. Çünkü; krediyi veren ülke kullanılacak malzemelerin kendisinden alınmasını zorunlu tutuyor. Örneğin: “İzmit’e Su Temini Projesi” : İzmit Su’ nun yabancılara devrettiği projede yabancılar kimler, İngiliz THAMES WATER, Japon MITSUI SUMITOMO ve Fransız COFACE. Yabancıların projeyi üç katı fiyata yapmaları yetmiyormuş gibi bir de ödenecek proje miktarına her yıl %10 faiz koymuşlar. Nitekim konuyla ilgili olarak Alorko Şirketler Topluluğu Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Garih şöyle demektedir: “Kredili yapılan tüm işlerde gönüllü sömürü vardır. Bir ülke kendi imkanı olmadığından dolayı yabancı firmalara gelip iş yapmasını istemekle gönüllü sömürülmesi söz konusudur.”

Esasında özelleştirme akımı1970’li yılların ortalarından itibaren sanayileşmiş ülkelerde yoğun bir şekilde gündeme gelmiş. Daha sonra da bunların egemen olduğu IMF Dünya Bankası gibi uluslar arası kuruluşlar tarafından az gelişmiş ülkelere yayılmış. Türkiye’de özelleştirme 24 Ocak 1980 tarihinde alınan kararlar uyarında programa alınmış. Özelleştirme çalışmaları öncelikli olarak 1984 yılında kamuya ait bazı yarım kalmış tesislerin tamamlanması ve özel kesime devri ile başlamıştır. (1)

ÖZELLEŞTİRME: Devlete ait bazı kamu kurum ve kuruluşlarının, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının(kit) bir ya da birden fazla şahıs, firma vb. yerlere mevcut iktidar tarafından devlet adına halkın çıkarları ve devletin çıkarları ön planda olması koşuluyla yine halktan gelen yerli girişimcilere(yabancı sermaye de olabilir) ihale vb. yollarla belli bir miktar para(eder) vb. karşılığında devrine de özelleştirme denilebilir.

Günümüzde ise; Geçmiş iktidarlarda olduğu gibi bu gün ki iktidar tarafından da, var olan iktidarın korunma adına; devlete dolayısıyla vatandaşa Türk Ulusuna ait olan ülkenin can damarlarının, birilerine “farklı yollarla” peşkeş çekilmesine de kibar bir dille “özelleştirme” diyoruz.

“Türkiye’yi yönetme anlayışı artık “değişti” Çankaya’nın bahçesini bile ford’a verebileceğini söyleyen cumhurbaşkanları çıkıyor. Kamu malı KİT’lerin mülkiyeti yalnızca çok düşük bedellerle el değiştirmiyor, aynı zamanda ulusal bağımsızlığımızın temel dayanakları olan ekonomik varlıklarımız yok ediliyor.”(2)

Kemalist düşünce de özelleştirme; Kemalist devletçilik açısından olaya bakarsanız toplumun genel çıkarının gerektirdiği yerde özelleştirme de olabilir. Ama bu özelleştirmeyi Atatürk en başında düşünmüş. Kit’lerin günün birinde halka devrini önceden düşünmüş. Elde edilecek gelirle yeni yatırımlar da düşünmüş. Ama bu özelleştirme olurken, tabi Cumhuriyet tarihi boyunca oluşturulmuş olan bu birikimlerin iç-dış çıkar çevrelerine peşkeş çekilmesi söz konusu değil. Ulusal çıkarlarımızın tersine olarak, bazı kesimlere önemli sektörlerin devri söz konusu değil. Halkın çıkarlarının gerektirdiği yerde özelleştirme, bu koşullarda olabilir. Halkın genel çıkarlarının gerektirdiği yerde yeni yatırımlar da olabilir, kamulaştırma da olabilir. Kemalizm’in devletçilik anlayışı budur. Bu anlayışın 21. yy.’ da var oluş nedenini yitirmesi diye bir şey söz konusu değildir. Tam tersine küreselleşmenin belli boyutlara ulaştığı ve ekonomik açıdan büyük devletlerin çıkarlarının öne çıktığı bir dönemde, elbette ki böyle bir devletçilik anlayışının varlığı ulusal çıkarlar açısından kaçınılmaz. Kemalist devletçilik bir yandan toplum kalkınmasının, bir yandan çağı yakalamanın, bir yandan da hakça toplum olmasının aracıdır. Bunlar kalkmıyor ki, Kemalist devletçilik anlayışı ortadan kalksın. Tam tersine, bu globalizm diye nitelendirilen yeni emperyalizmin yeni ideolojisi böyle bir devletçilik anlayışını daha da vazgeçilmez kılıyor.(3)

Özelleştirmeyi, Mustafa Kemal Devletçilik ilkesinde şu şekilde açıklamıştır:

DEVLETÇİLİK; Devletin ekonomik hayatın içine girmesidir. Ama bu yapılırken sosyalist model benimsenmez. Elinde sermayesi olan vatandaşlar, birkaç alan dışında, diledikleri biçimde üretime katılabilirler. Mustafa Kemal özel girişimleri desteklerken, devleti de ekonomik hayata katmış, her iki alan birbirlerini tamamlamışlardır.(4) Mustafa Kemal ve Kemalizm bu anlamıyla özelleştirmeye karşı değil. Fakat unutulmaması gereken, devletin her kurumu özelleştirilemez ve özelleştirme halkın, devletin çıkarları doğrultusunda başta yerli girişimciler olmak üzere yabancı sermayeye de, devlet denetiminde verilen bir haktır. ATATÜRK 1936 yılında şu sözleriyle devletçilik ve özelleştirmeye açıklık ve netlik kazandırıyor. “Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak.”(5)

Fakat bu gün yapılan “özelleştirme” Kemalizm gerçeğine hiç uymadan Kemalizm’i, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve de halkını sömürmeye çalışarak emperyalizm adına emperyalist güçlerin çıkarı doğrultusunda ve birilerinin bundan pay sahibi edilmesi uğruna yapılan satışlara, bu hırsızlığa, bu hainliğe özelleştirme demek bağnazlığın, yobazlığın, bedhahlığın ve soysuzluğun ta kendisidir.

Özelleştirme neden bu kadar önemli!

Kemalist düşünce anlayışı dışında yapılan ve adına "özelleştirme" dedikleri bu durum Türkiye Cumhuriyet’i Devletini ve Halkını nereye götürüyor sorularının cevabını vereceğim örnek yeterince açıklayacaktır.

Bir anne ve baba düşünün dışarıda çalışıp evdeki çocuklarının yaşamalarını sağlamak, gerekli ihtiyaçlarını karşılayıp, geliştirmek ve neslinin devamı için çocuklarını her türlü tehdit ve tehlikeden korumak anne ve babanın başlıca görevidir. Biran düşünelim bu anne ve babanın bir gün birer kollarını, ertesi gün diğer kollarını sonrada sırayla bacaklarını keselim. Tahmin edebileceğiniz gibi elleri ve bacakları kesilen bu anne ve baba çocuklarına bakmak ta çok zorlanacak, hatta kendilerine bakamayacak duruma gelmiştirler ve çocuklarıyla beraber başkalarının bakımına muhtaç hale gelmişler kısacası bağımlı olmuşlardır. Oysa anne ve baba sağlamken ne güzel çalışıp çocuklarına ve kendilerine bakabiliyorlardı, üstelik bunu bağımsız olarak yapıyorlardı. Gerçek tarihin kaydettiğine bakarsak Mustafa Kemal’in ne kadar uzak görülü ve haklı olduğunu bir kez daha göreceğiz. Ne der, Mustafa Kemal; “devlet hem ana hem babadır.” Devlet ana babaysa bu ana babanın yani devletin sırayla ellerinin, bacaklarının kesilmesi, vatandaşlarına bakamayacak, vatandaşlarına bakamadığı gibi kendine de bakamayarak bağımlı hale getirilmeye çalışılması ne acıdır. Peki bu nasıl mı olacak! Özelleştirme adı altında emperyalizmin oyunlarına kanarak, emperyalist güçlerle iş birlikçiliği yaparak, mazlumların hakkını çalarak gerçekleştirilmeye çalışılıyor.

Kemalizm düşüncesi dışında ki bu “Özelleştirme”, beraberinde başka neleri getirir? Karteli ( tekelciliği) getirir.

“Kartel: Bağımsız tüzel kişilik sahibi firmaların aralarında rekabete son vermek veya rekabeti sınırlı tutmak amacıyla yaptıkları bir anlaşmadır. Fiyatların yükselmesine, üretimin daralmasına ve tekelleşmeye neden olması, bazı ülkelerde kamu otoritesinin kartelleşme hareketlerine müdahale etmesine yol açmaktadır.”(6)

Peki kartel (tekelcilik) iyimidir?

Size ait olan, devletinize ait olan haklarınızın, hak etmeyen birileri tarafından el konulması iyimidir? Tabi ki değildir. Kartelin (tekelciliğin) özelleştirmeye bağlı olarak gerçekleştiği ve güçlendiği bir durumda yaygın olan “orta sınıf” orta gelirli diyebileceğimiz kesimin yok olması kaçınılmazdır. Bu durum beraberinde alt tabaka ve üst tabakayı (zengini daha zengin fakiri daha fakir yapma) getirir. Bugün gidilen yol budur. Ve nihayetinde özelleştirme demokrasiyi de katleder. Çünkü; orta kesimin olmadığı hatta yaygın olarak olmadığı bir yerde demokraside olamaz.

Demokrasi: bütün insanların haklarının korunması ve eşit olmalarını sağlayan bir düşünce, bir sistemdir.(7) Ve siz demokrasinin var olma koşullarını sağlayan olanakları, örneğin orta kesim diyebileceğimiz kesimi yok ederseniz demokrasiyi de yok etmiş olursunuz. Demokrasi ise; Cumhuriyet rejiminin vazgeçilmezlerindendir. Demokrasi yoksa Cumhuriyet, Cumhuriyet yoksa laiklik de yoktur.(Ana konu; özelleştirme den kopmamak için burada bahsi geçen ilkelerin tanımına girme gereği duymuyorum) Bu kavramlar insan vücudunun uzunları gibidir biri olmadan diğeri de olamaz. Kısacası masum görünen "özelleştirmenin" altında acaba bütün bu çalışmalar, kanları pahasına da olsa bu vatanı vermeyen “özelleştirmeyen” Cumhuriyetin kurucularına ve Cumhuriyet rejimine karşı yapılan gerici (karşı devrim) çalışmalarının bir başlangıcımıdır! ! ! Cevabı ortada…

Türkiye’nin şeriat karanlığında emperyalist sömürüye teslim olup parçalanmasını istemeyenlerin görmeleri gereken bir şey var:

AKP ve onun önderleri, Atatürk’ün ve laik Cumhuriyetin karşısındadırlar. Bu Cumhuriyeti yıkmak ve amaçladıkları molla düzeninde ortaçağ karanlığını kurmak için Batılı emperyalistlerin Türkiye’yi daha çok sömürme, geri bıraktırma ve parçalama tasarımlarına, kendi iktidarları aracılığıyla destek vererek, Türk devletinin ve halkının zararına büyük ödünler vermektedirler. Amaçladıkları şeriat düzenine ilişkin konular dışında onları hiçbir şey düşündürmüyor, kaygılandırmıyor, sevindirmiyor, coşturmuyor.

Kandırma noktasını Özal’la doruk noktasına çıkaran özelleştirmeler, Erdemir’den Tekel’e, Milli piyango’dan Ziraat Bankası’na, SSK’dan Köy Hizmetleri’ne… Gözü kara bir yok etme, hızla çökertme ivecenliğine vardırılarak, artık gerekçesiz, bahanesiz, uydurma da olsa bir mantığa gerek duymaksızın yürütülüyor. Çünkü AB’siyle ABD’siyle emperyalist Batı, devletin halkıyla her buluşma-dayanışma alanını yok ederek, halkı her gün daha hızlı olarak devletsiz bıraktırıp, sonunda devleti halkız bıraktırma planı uyguluyor.(8)

Atatürk boşuna haykırmıyor: Ekonomi demek bilim demektir, refah demektir, onur demektir, Devlet demektir, Bayrak demektir, Vatan demektir. Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini korumak ve savunmak demek; ekonomik kaynaklarımızı korumak ve savunmak demektir. Özelleştirme-hele yabancıya satış-vatana ihanettir. (9)

Bugüne kadar Türkiye tek partili bir hayat yaşanmıştır. Çünkü, hepsi de birbirinden farklı olmayan ortak bir politik-ekonomik bir yapı izlemektedirler. Her kararlarını yabancıların belirlediği küresel politikalara teslim etmiş durumdalar.

Gelişmiş ülkeler toplumsal yaşamı dolaysız ilgilendiren ve kamu haklarını temsil eden, stratejik önemi olan KİT’ler, özelleştirilmediği gibi korunup geliştirilirler

“Sevr antlaşması’nda İngiltere, Fransa, ve İtalya’dan oluşan Komisyon yalnızca, gümrükler genel müdürünü atamaya yetkisini almıştı, şimdi ise hemen tüm stratejik alanlar yabancıların dolaysız yönetimine veriliyor. Örneğin, IMF Avrupa Direktörü Michael Deppler’in; Türk telekomun özelleştirilmesinde, dünya piyasalarında yaşanan koşullar nedeniyle bir zorluk yaşanıyor. Bu nedenle Türk Telekomun özelleştirme koşullarının daha cazip hale getirilmesi gerekiyor demesinden sonra, hükümet yaptığı acele değişikliklerle Telekomun satışını derhal daha cazip hale getirdi ve bu konuda ki yasayı 15 günde Meclis’ten çıkardı.”(10)

Sadece bu yasa bile meclis üyelerinin yüce divanda yargılanması için yeterlidir.

"Özelleştirme"; “emperyalizm canavarının görünen küçük bir tırnağıdır.” Umarım uyanır da canavarın geri kalan kısmını görmeyiz. Olurda görürsek ne mi olur? İşte o zaman Bursa Nutku’nu, Gençliğe Hitabe’yi, Nutuk’u okuyan, şehitler veren Yüce Türk Ulusu; Yeniden Kuvayi Milliye deyip kendi üzerlerine düşeni yapmaktan çekinmeyecektirler. Militan Korumacılıklarını(Direnme Hakkı) kullanacaklardır.

Nedir Militan Korumacılık?

Militan Korumacılık: Demokrasi; özgürlükler rejimi olduğu gibi, bu özgürlüklerin ve kendisinin korunması amacıyla da kimi sınırlamaları öngörmektedir. Militan demokrasi(direnme hakkı) işte bu temel mantığın sonucu doğmuştur. Devlet kurumlarının demokrasiyi korumada yetersiz kaldığı durumlarda, halk kendisi demokrasiyi korumakla görevlidir bu anlayışta. Militan demokrasi(direnme hakkı), özellikle faşizan yönetimlerden sonra kendisini göstermiş, kimi anayasalara girerek koruma mekanizması sağlamıştır. Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasası’nın, “Federasyon ve Eyaletler” başlıklı 2. kısmında, “Anayasal ilkeler; direnme hakkı” kenar başlıklı 20. maddesinin (4). Fıkrası aynen şu şekildedir: “Bu Anayasa düzenini ortadan kaldırmak isteyen herkese karşı, başka bir olanağın bulunmaması halinde, bütün Almanların direniş hakkı vardır”(11)

Görüldüğü üzere gerek duyulduğu zaman Militan Demokrasi(direnme hakkı) kullanılabilir. Ve bu bir haktır. Bugün de özelleştirme adı altında ve benzer çalışmalarıyla emperyalizmi getirmek isteyen, şeriatı getirmek isteyen ve bunun gerçekleşmesi için kölelik edenlere karşı, vakit geçmeden Militan Demokrasi(direnme hakkı) kullanılabilir. Tıpkı Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi. Ve bu hak Türk Ulusuna aittir. Kahraman Türk ordusu ve halkının geçmişte bu hakkını kullandığı gibi Tüm Türk Ulusu, Tüm Türkiye ve Tüm Türk Vatandaşları bu haklarını kullanmalıdır.

Hatırlatmak isterim ki; Özelleştirme, ekonomik bir eylem daha çok politik bir eylemdir.(12)

“BİR ULUS VARLIĞI VE HAKLARI İÇİN BÜTÜN GÜCÜYLE, BÜTÜN RUH VE MADDİ GÜCÜYLE İLGİLENMEZSE, BİR ULUS KENDİ GÜCÜNE DAYANARAK VARLIK VE BAĞIMSIZLIĞINI SAĞLAMAZSA ŞUNUN BUNUN OYUNCAĞI OLMAKTAN KURTULAMAZ. BAŞARI İÇİN, ULUSAL İRADENİN EGEMEN OLMASI İLKESİ BENİMSENMELİDİR.”(13)

Kaynak:

(1) (Doç. Dr. Mediha AKARSLAN, Türkiye’de ve Dünyada Özelleştirmenin Analiz)

(2) (Metin AYDOĞAN, Bitmeyen Oyun Türkiye yi Bekleyen Tehlikeler umay yayınları 43.baskı

s. 283)

(3) (Prof. Dr. Ahmet Taner KIŞLALI, Kemalizm Üçüncü Bir İdeolojidir)

(4) (ADD Mersin; Atatürk İlkeleri, Devletçilik, ATATÜRK) www.addmersin.org

(5) (ADD Mersin ; Atatürk İlkeleri, Devletçilik, ATATÜRK) ) www.addmersin.org

(6) (Bilgilik com./Makale/Ekonomi/Kavramlar/Kartel ) www.bilgilik.com

(7) (ADD Mersin; Atatürk İlkeleri, Halkçılık, ATATÜRK) www.addmersin.org

(8) (Hürriyet YAŞAR, Yabancılaştırma: Türban, Özelleştirme, Irkçı Milliyetçilik Yeniden Anadolu

Ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk/Temmuz-2005)

(9) (Prof. Dr. Cihan DURA, Özelleştirme ve Tekel’in Özelleştirilmesi Yeniden Anadolu Ve Rumeli

Müdafaa-i Hukuk/Temmuz/2005)

(10) (Metin AYDOĞAN, Bitmeyen Oyun Türkiye yi Bekleyen Tehlikeler umay yayınları 43. baskı

s.291-292)

(11) (Ali Mert TAŞCIER, Militan Korumacılık (Direnme Hakkı) Akdeniz Üniversitesi, Atatürkçü

Düşünce Kulübü Atatürk, Demokrasi ve Cumhuriyet Konferansı’ dan

(12) AKARSLAN Mediha Doç. Dr. Türkiye’de ve Dünyada Özelleştirmenin Analizi

(13) Mustafa Kemal ATATÜRK

Makale: Muharrem Metin KORKMAZ

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

10/10/2007 ·


    Dilerseniz bıçak neden kemikte bir bakalım, bıçağı kemiğe dayandıran ve canımıza tak dedirten nedir hep birlikte inceleyelim.

31 Mart 1989 (46.hükümet) Turgut Özal hükümeti (2.dönem)

09 Kasım 1989 (47.hükümet) Yıldırım Akbulut hükümeti .

03Kasım2002 (58.hükümet) Abdullah Gül ve R.Tayyip Erdoğan dönemlerinde Türkiye suikastlere tanık oldu.

Bu suikastlerin 46-47 ve 58. hükümet dönemlerinde Abdülkadir Aksu'nun da iç işleri bakanlığı görevinde bulunması ve suikastlerin devam etmesi, gerekli önlemlerin hükümet tarafından yeterince alınmaması, cinayetlerin faillerinin bulunamaması ya da geciktirilmesi düşündürücü ve araştırılması gereken bir vaziyet halinde görünmektedir. Ve Türkiye Cumhuriyeti devleti bu kendi üzerindeki şaibeli durumu kendi, kaldırmak zorundadır. Çünkü; sözde insan hakları ve demokrasinin pazarlamacılığını yapan anarşist-terörist zihniyetler topluluğu istediği alanda soykırımına kan emerek devam etmektedir.

*31 Ocak 1990 ADD kurucusu Muammer AKSOY

*07 Mart 1990 Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çetin EMEÇ

*06 Eylül Turan DURSUN

*26 Eylül 1990 eski Mit Müsteşar Yardımcısı Hiram ABBAS

*06 Ekim 1990 Profesör Doktor Bahriye ÜÇOK

suikastler sonucu öldürüldü.

Bitmedi...

*09 Ocak 1991 emekli Yarbay Ata BURCU silahlı saldırıyla öldürüldü.

*30 Ocak 1991 emekli Korgeneral Hulisi SAYIN silahlı saldırıyla öldürüldü.

*07 Nisan 1991 emekli Tümgeneral Memduh ÜNLÜTÜRK evinde öldürüldü.

*23 Mayıs 1991 emekli Korgeneral İsmail SELEN silahlı saldırıyla öldürüldü.

*13 Ekim 1991 1978 tarihinde Mit Müsteşarlığı yapan emekli Orgeneral Adnan ERSÖZ silahlı saldırıyla öldürüldü.

*18 Aralık 2002 Doçent Doktor Necip HABLEMİTOĞLU silahlı saldırı sonucu öldürüldü.

Nice cumhuriyetçi, demokrasi aydınlarımızın, haince saldırılar sonucu yaşama hakları ellerinden alınmış en önemlisi de cumhuriyetimizin bu değerlerine, yılmaz bekçilerine saldırılarak cumhuriyete, cumhuriyetimizin yaşama hakkına dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devletine saldırılmıştır.

Yukarıda ele aldığımız suikastler kısa bir dönemi ele almaktadır.Görüldüğü üzere listede kaybettiğimiz değerlerimiz gün geçtikçe çoğalıyor.

Peki ölelim mi? Teslim mi olalım?

Tabi ki hayır.

Çünkü; toprak uğrunda ölen varsa vatandır. Bizim toprağımız, vatanımız nice şehitlerimizin kanıyla sulandı ve bu topraklar anamızın ak sütü gibi helaldir bu ülke insanına.

Kurtuluş Savaşı’nın nasıl kazanıldığı bize ve dünyaya örnektir.

Peki çözüm ne?

" Ya istiklal ya ölüm!" parolasıyla bir araya gelerek "milli iradeyi hakim kılmalı"yız.

Nasıl mı???

Tabi ki kamuoyu ve örgütlenme ile.

Kamuoyu ve Örgütlenme:

Kamuoyu:

Ulusal egemenlik esasına dayanan temsilî bir hükümette kamuoyu büyük bir rol oynar. Basın ve toplanma hürriyetleri olmadan ve genele ait işler hakkında geniş bir eleştiri sahası bırakılmadan, kamuoyu görevini sürdüremez. Ulusal Egemenlik ve temsili hükümet fikrinin yayılması ve yükselmesi ancak kamuoyunun çalışmaları ile mümkündür.

Hükümetin fikri, memleketin fikrini temsil etmelidir. Hükümet, memleketin fikrini anlayabilmek için bu fikrin ortaya çıkmasına aracı olan araçlara sahip olmalıdır. Gerçi hükümet, seçim zamanlarında milletin fikirlerine vâkıf olur; seçilen meclisler dahi milletin düşüncesini temsil ederler. Fakat seçim zamanları milletin ortaya koyduğu fikirler, sabit kalmaz. Bu sebeple, meclislerin bu fikirleri temsil edebilmesi çok zaman devam etmez. Kamuoyu milletin içinden taşan çeşitli fikirler denizidir. O denizde muhtelif akımlar, muhtelif tartışma dalgaları oluşur.

Eski demokrasilerde bu fikir mücadelesi bütün vatandaşların her gün bir arada toplanarak vücuda getirdikleri toplantılarla gerçekleşiyordu. Bugün vatandaşların adetçe çokluğu ve çağdaş yaşamın vatandaşlara yüklediği gündelik işler, onların maddeten ve her gün bir arada toplanmalarına olanak bırakmamıştır.

Bu sebeple kamuoyu ideal bir dünya olmuştur ki, bu dünyada genele ait işlerin eleştirisi şu içeriği gösterir :

a) Eleştiri ve tartışma tamamen özgürdür. Bu özgürlük, herkes tarafından, hiç kimsenin etkisi olmadan, kendi kendine kullanılır. Hükümeti ve meclisi dikkatli bulunduran, eleştiri özgürlüğüdür.

b) Kamuoyunun eleştiri özgürlüğü, başlıca birçok yayın ile olur. Yayın, suiistimallere engel olur ve hükümet araçlarını, görevlerini doğru yapmaya mecbur eder. Yayın en etkili kontrol vasıtalarındandır. Bu noktada "eleştirinin kolay ve fakat uygulamanın, güç olduğu gerçeğini unutmamak lâzımdır."

c) Genelin iyiliği fikri, her türlü eleştirilere ve tartışmalara daima egemen ve esas tutulmalıdır. Seçilen fikirler, umumun iyiliği namına ortaya atılmalıdır. Bu fikir, hareket noktası olunca eleştiri ve tartışma devletin de iyiliği namına yapılmış ve vatandaşların toplumsal ve siyasî terbiyelerini yükseltmeye hizmet etmiş olur.

d) Genele ait işleri eleştiri özgürlüğü, hükümet ile millet arasında bir anlaşma zemini oluşturur. Hükümet yayın aracılığıyla kamuoyunu anlar ve icabında lüzumlu olan belgelerle onu aydınlatır. Hükümetin milleti ve milletin hükümeti anlaması bunların tek vücut olmalarını ve kalmalarını temin eder.

Kamuoyunun Kendi Kendine Teşkilatlanması:

Hükümet, tavır ve hareketini düzenlemek için kamuoyuna önem verince, kamuoyu örgütlenir. Kamuoyunun daima, istifade olunabilecek, hazır bir halde bulunabilmesi, onun bir örgütlenmeye sahip olmasıyla mümkündür. Bu örgütlenme, serbest eleştiri ve tartışma sahasıdır. Bu saha daima açık olmalı ve daima çeşit çeşit düşüncelerle beslenmelidir. Bu ise, basının çabası ve çıkarı kamunun her gün yeniden yeniye tartışılmasıyla olur

Basın ve düşünce özgürlüğünün maruz kaldığı başka tehlikeler de vardır. Basının ve hattâ düşünce topluluklarının, ulusal hükümetin etkisinden kurtularak, siyasi veya ekonomik gizli amaçlara âlet olmasından korkulur. Basının para ile satın alınabilmesi, uluslararası yüksek para çevrelerini basın üzerinde gizli etkisi veyahut sadece yabancı devletlerin örtülü ödeneklerinin etkisi, işte bunların kamuoyunu kandırması ve yönlendirmesinden hakkıyla korkulur. Fakat, özgürlükten çıkacak bu kötülükler asla çaresiz değildir. Evvela, basın özgürlüğüne yasal bir sınır çizilir. Anında, gazeteler, özel bir örgütlenme yaparak, bununla kendi üzerlerinde ahlâkî bir etki uygularlar.

Bundan başka, halkın fikri ve siyasi terbiyesi de bir güvencedir. Halk, farklı gazeteleri okumaya ve onları birbirleriyle kontrol etmeye ve gazetecilik yalanlarına inanmamaya alışır. Bütün bunların üzerinde, her şeyin açık olması sayesinde, iyi niyetin gelişeceğini ve yaşamsal sorunlar üzerinde iyi niyet sahibi insanların daima çoğunluğu oluşturacaklarını kabul etmek doğru olur. Çünkü, her zaman dünyanın yarısını ve bir zaman dünyanın hepsini aldatmak mümkündür. Fakat, bütün dünyayı her zaman aldatmak mümkün değildir. Deneyim göstermiştir ki, her şeyi söylemekten insanları men etmek asla mümkün değildir. Fakat, ulusal terbiye ve büyük manevi kuvvetlere karşı hükümetin uygun hareketi tarzı sayesinde, isyankâr düşüncelerin yayılmasına izin vermeyecek toplayıcı bir çevre yaratmak mümkündür. Bütün halkın, eyleme geçtiği gün, onları tutuklayacak kuvvet yoktur. Tıbbi bir genel sağlık olduğu gibi, kamusal bir genel sağlıkta da vardır. Her ikisi aynı ilkeye dayanır. Maddesel mikropları yok etmek mümkün olmadığı gibi, manevî mikropları da yok etmek mümkün değildir.

Fakat, kişinin vücudunda, maddesel bir sıhhat yaratmak mümkün olduğu gibi, kamusal bünyede de manevi bir sıhhat yaratmak ve bu suretle bir direnç zemini hazırlamak mümkündür.(1- Atatürk M.K. 1931, Medeni Bilgiler Sf-58-62. Derleyen :Afet İnan TTK Yay.1988 baskısı)

Görüldüğü üzere örgütlenildiği zaman -ki bu rejimimize yönelik yıkıcı girişimlere karşı yapıldığı zaman içimizde ki gücü kendimiz de göreceğiz- tüm varlığıyla birleşen bir halka karşı kimsenin gücü yetmez.Kurtuluş Savaşı’mız bunun en güzel örneğidir.Elimizdeki altının bu bağımsızlık altınının kıymetini çok iyi bilmeli ve bu değere sahip çıkmalıyız. Çünkü; bu altın kanlarla sulanarak alındı ve Kemalist düşünce sisteminde yaşanarak geçerli, gerçekçi, anlamlı bir değer kazandı ve korundu, nice şehitler bu yolda var oldular.

Bugün yapmamız gereken geleceğimizin ipotek altına alınmasına, doğmamış çocuklarımızın borçlandırılmasına, emeğimizin çalınmasına karşı milli(ulusal) iradeyi hakim kılarak bir araya gelmek ve örgütlenmektir.

Çünkü; “Dünyanın filan yerinde bir rahatsızlık varsa, bana ne?’’ dememeliyiz. Böyle bir rahatsızlık varsa, tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla meşgul olmalıyız. Hadise ne kadar uzak olursa olsun bu esastan şaşmamak lazımdır.” “Beşeriyetin hepsini bir vücut ve her milleti, bunun bir uzvu saymak lazımdır. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan, bütün vücut müteessir olur…” “İnsan, mensup olduğu milletin varlığını ve saadetini düşündüğü kadar, bütün cihan milletlerinin, huzur ve refahını düşünmelidir. Kendi milletinin mutluluğuna ne kadar önem veriyorsa, bütün dünya milletlerinin saadetine hizmet etmeye de o kadar çalışmalıdır.”

Bugün bize uzak olan tehlikeli ve sağlıksız koşullar yarın karşımıza çıkabilir bunun içindir ki, bir araya gelerek gücümüzü birleştirmeliyiz bunun tek buluşma yeri kamuoyunun örgütlenmesi ve beraber hareket etmesidir. Kurtuluş Savaşı’nda dağınık yerel güçlerimizin ve ulusumuzun düzenli ordu altında, tek bir bayrak altında birleştiği, birleştirildiği gibi.

Ayrıca unutmayalım ki; bizim bir "direnme hakkı"mız var.Yeri gelirse Bu hakkımızı kullanmalıyız.Yine kamuoyumuzun örgütlenmesi bir araya gelmesiyle mümkün olacaktır.

Nedir bu direnme hakkı?

Direnme Hakkı:

Militan Korumacılık (Direnme Hakkı):

Demokrasi, özgürlükler rejimi olduğu gibi, aynı şekilde bu özgürlüklerin ve kendisinin korunması amacıyla da kimi sınırlamaları öngörmektedir. Militan demokrasi ya da direnme hakkı işte bu temel mantığın sonucu doğmuştur. Devlet kurumlarının demokrasiyi korumada yetersiz kaldığı durumlarda, halk kendisi demokrasiyi korumakla görevlidir bu anlayışta. Militan demokrasi ya da direnme hakkı, özellikle faşizan yönetimlerden sonra kendisini göstermiş, hatta kimi anayasalara girerek bir koruma mekanizması sağlamıştır. Örneğin; Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasası’nın, “Federasyon ve Eyaletler” başlıklı 2. kısmında, “Anayasal ilkeler; direnme hakkı” kenar başlıklı 20. maddesinin 4. fıkrası aynen şu şekildedir: “Bu Anayasa düzenini ortadan kaldırmak isteyen herkese karşı, başka bir olanağın bulunmaması halinde, bütün Almanların direniş hakkı vardır.” (2- Ali Mert TAŞCIER, Atatürk, Demokrasi ve Cumhuriyet Konferansı’ndan)

Aynı hak bizim ülkemiz için de geçerlidir. Türkiyem, direnme hakkımızı kullanalım.

“…Aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!” (Kemal Atatürk)

Makale: Muharrem Metin KORKMAZ

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

10/10/2007 ·


   Değerli dostlarım çok hoşuma giden ama kime ait olduğunu bilmediğim bir hikayeyi sizlerle paylaşmak, bu hikaye üzerinden bir değerlendirme yapmak istiyorum.

   Vaktiyle Ege`nin bir yöresinde tüm çevreyi titreten, astığı astık, kestiği kestik bir efe varmış. Boylu, poslu ve çok da yakışıklıymış ama hiçbir kıza gönül vermediği gibi kızlara bağlanırım diye mümkün mertebe soygunlar dışında köylerden de uzak durmaya çalışıyormuş.
Gel zaman git zaman, bizim efe şeytana uymuş ve gece şehre yalnız inmiş. Şehrin ileri gelen zenginlerinden bir Rum, efe`yi korkudan evinde ağırlamış.. Zengin Rum’un güzel ve işveli kızını gören bizimefe’ de kıza deli gibi tutulmuş.
   Sabah dağa dönen efenin günleri, artık hep kızı hayal etmekle geçiyormuş. Adamları ile eskisi kadar ilgilenmediği gibi artık soygunlara da pek iştahlı katılmaz olmuş. Dağda otoritesinin azalacağından korkan efe, kızı babasından istemeye karar vermiş. Öyle ya; kızın babası zengin. Evlenip şehre yerleşirse hayatı da kurtulacak ve dağda ihtiyarlamak zorunda kalmayacak.
   Kızı babasından ister ama kız, ailenin tek kızıdır ve babasının şartları vardır. Kızın babası "İlk şartım; Madem benim damadım olacaksın. O zaman bizim gibi kültürlü, medeni olmalısın. Önce bıyıklarını keseceksin ve dağda bir ay öyle Efelik yapacaksın. Sonra diğer iki şartımı da yerine getirirsen kız senin!" diye şart koşar. Bizim efe celallenir "Bıyıksız efe mi olur lan?!" diye bağırır, kızar ama adam Nuh der peygamber demez. Kızı kaçıracak ama kız da babasının sözünden çıkmamaktadır. Efe ne yapsın? Tek çare babayı memnun etmekten geçiyor.
   Güç de olsa bıyıkları keser. Ama bu kez dağda otoritesi sarsılmaya başlar. Adamları " Efem bu ne iştir?" derler. Efe de bir kıza tutulduğunu ama babasının bu şartı öne sürdüğünü söylese de adamları inanmazlar.
   Bir ay sonra kızın babasına gider ve ilk şartı yerine getirdiğini söyler. Kızın babası, bu kez; "Senin niyetinin ciddi olduğunu anladım. Benim kızım için çeyiz dizmek gerek. Dağdaki tüm altınlarını bana getireceksin. Nasıl olsa kızımı aldığında benim mallarımın tamamı senin olacak." Efe çaresiz dağa çıkar, adamlarının hisselerine düşen altınları da borç olarak alır. Sözünde duracağının nişanesi olarak da tüfeğini arkadaşlarına verir, tabancası ile şehre gelir. Kızın babasına paranın tamamını verir. Kızın babası da " Nikah yapılmadan evimde oturamazsın. Söz yüzüğü takma törenine kadar benim bahçıvanım Yorgo ile kulübesinde kalırsınız." diyerek efe’yi Yorgo’nun kulübesine gönderir. Yorgo’ da çam yarması gibi bir heriftir ama efe’den çekinir. Yorgo ile efe bir müddet aynı kulübede yaşarlar.
   Aradan bir süre geçtikten sonra efe kızın babasının karşısına dikilerek; Söz takma töreninin hala niye yapılmadığını sorar. Kızın babası da "Yarın bir ziyafet veriyorum. Şehrin tüm ileri gelenleri katılacaklar. Sen de o toplantıya katılacaksın ve herkesin önünde benden kızımı istersin. Ben de herkesin şahitliğinde kızı sana veririm. Kimse bana kızını korkudan verdi demez." der ve efe de kabullenir ama arkadan üçüncü şart gelir; "Sen dağda yaşamaktan insan içine pek çıkmamışsın. Böyle kaba konuşma ve yürüme ile olmaz. Benim kız sana yürümeyi ve kibar konuşmayı öğretsin de; bizi törende mahcup etme!" der.
   Efe için son şart çok ağır gelmiştir ama kızı almak için tek yol bu kalmıştır. Kızdan vazgeçse dahi, artık dağa da çıkamayacaktır. Dağdakiler, alacaklarını isteyeceklerdir. Çaresiz, son şartı da kabul eder ve ne kadar ağır gelse de kızdan yürüme, kibar konuşma derslerini alır..
   Akşam konakta büyük bir ziyafet vardır.. Şehrin tüm ileri gelenleri ile efenin dağdan gelen arkadaşları toplanmışlardır. Bizim efe de şehirliler gibi giyinir ama görünüşü, duruşu, konuşması itibariyle artık eski efe değildir. Yemekte herkes gözlerine inanamamaktadır. Efe yemek esnasında "Kuşum Aydın " gibi yürüyerek kızın babasının önüne gelir ve "Ben efe ...... olarak, herkesin şahitliğinde kızınıza talibim." der.
Kızın babası ise " Benim İ...ne’ ye verilecek kızım yok ! " diye kestirip atar.

   Galiba AB yolunda Efe(!) gibi olacağız.


   "Terörle mücadele yasasını değiştirin. " dediler. Yasayı değiştirdik, terörle mücadele edemez hale geldik. Artık teröristler, İstanbul’da, Mersin’de, İzmir’de kısacası her yerde yürüyüş yapar hale geldiler. ( Şu anda, ABD’ de veya AB’ de El Kaide yandaşları Usame Bin Ladin resimleri ile gösteri yürüyüşü yapabilir mi? ) Oysa biz, hala şehitler veriyoruz.
   "48 saatlik gözaltı süreniz uzun kısaltın." dediler. 24 saate düşürdük. Kendileri ise Londra Metro saldırılarından sonra 28 güne çıkardılar.
   "İfade özgürlüğünü genişletin ." dediler. Atalarımıza sövenleri yargılayamazken ( O. PAMUK `un davasının hangi kanuna dayanarak düştüğünü açıklayabilecek hukukçu var mı? ) Kendileri Ermeni soykırımı olmamıştır diyenleri yargılayabiliyorlar.
   "Dil özgürlüğünü genişletin." dediler. Genişlettik, Kürtçe, Zazaca kursları açtık. Kendileri (Hollanda) sokakta başka dillerin konuşulmasını yasaklamaya çalışıyorlar.
   "Her türlü şartı yerine getirseniz dahi, sizin ülkeniz ve nüfusunuz çok büyük olduğundan son kararda AB nin hazmetme kapasitesine (İngilizcesi tam bu anlamı vermiyor ama gazetelerde bu şekilde tercüme ediliyor.) göre sizi alıp almayacağımıza karar vereceğiz." diyorlar. Kahin değilim ama yaptıkları çalışmalara göre, Türkiye AB’ nin tahmini müzakere süreci sonunda küçülmüş iki Devlet veya Federasyon olacaktır.
   "Güney Kıbrıs Rum Kesimi için; Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyın, yoksa giremezsiniz!" diyorlar. Bizimkiler yakında tanıyacaktırlar. Daha doğrusu tanımak zorundadırlar. Tanıdığımızda ise; KKTC`den vazgeçtiğimiz gibi, bağımsız bir ülkenin toprağını da silah zoru ile 33 sene işgal altında tutmuş olacağımızdan(!) 33 yıllık işgal tazminatı ödeyeceğiz. (Louzidiu davası benzeri) Yetmedi; 1973 Barış harekatında ölen Rum askerleri için dahi tazminat ödeyeceğiz. Tüm bu tazminatları ödeyebilmek için herhalde Trakya’ yı versek yine ödeyemeyiz.
   "Ermeni soykırımını biz tanıdık. Siz de tanıyın, yoksa giremezsiniz!" diyorlar. Haklı olmamız veya bizim insanlarımızın soykırıma uğramış olması önemli değil. Önemli olan onların tanımış olmaları. Yoksa, "Sizi aramıza almayız." diyorlar. Diyelim ki tanıdık; bu kez haksız yere katil millet olarak damgalanacak ve korkunç tazminatlar ödeyeceğiz. Tazminatların peşinden toprak talebi de gelecek.
   "Azınlıklar ve Din özgürlüğünde adım atmalısınız!" dediler. Henüz biz adım atmadan Misyoner radyolarını kurdular (İstanbul’dan dinlenebilen Müjde FM), her gün 24 saat Hıristiyanlık propagandası yapılıyor.
   "Özelleştirmeleri hızlandırın" dediler. Biz kıçımızdaki donumuzu bile satmaya kalkışıyoruz.

   Yoktan var edilen Türkiye Cumhuriyeti bugün umarsızca "demagoji koroları "nın eşliğinde sözde çağdaşlaşmak! demokratikleşmek! küreselleşmek! globalleşmek! gibi derin bir "ELLEŞME YARIŞI" na sokularak tüketilmek isteniliyor. Ayrıca birilerine (kendileri de olabilir) rant ve kar sağlamak, ulusal çıkarlar yerine kişisel çıkarlarını iktidarlıklarını kullanarak sürdürmek ve devleti ulusuyla beraber küçülterek bölüp yok etmek istiyorlar. İştahları kabardıkça kabarıyor bir türlü işkembeleri doymuyor ve çokta pişkin, yüzsüzler. Dışardan güdümlü yerli işbirlikçiler, hainler, insanlık hakları pazarlayanlar, inançları yarıştırarak reklam yapanlar bu ELLEŞME YARIŞI' n da ipi göğüslemek istiyorlar. Onlar için Devlet ve Ulus kavramları hiçbir şey ifade etmiyor. Çünkü; "emperyalizmin etekleri altında kör olup gitmiş, başlarını kuma gömmüş aciz soysuzlar" bu durumlarından pek bir hoşnutlar. Şortla orduyu selamlayanlar, federasyoncular, camileri kışla, cemaati asker yapanlar ve daha nice niceler...

   Herkes pek bir Milliyetçi! Pek bir Ulusçu! pek bir Vatansever! olmuş. Medyumların, büyücülerin kapısı devlet büyükleriyle dolmuş, akıl ve bilim çoktan unutulmuş. Coğrafya bilgisinden yoksun be adamlar gün gelmiş bakan olmuş, başbakan olmuş, olmuşta olmuşlar. Hep ab hep abd hep batı batı ... Batıda medeniyet bitiyorsa kullan aklını doğuda yükselen ışığı da gör. KENDİ İÇİNDE YANAN IŞIĞI DA ASLA UNUTMA. Unutma ki batıya hep batıya giderek ulaşılmıyor, doğuya giderekte batıya ulaşabilirsin, dünya yuvarlak.

   Cumhuriyet’i kuranlar, aklı-bilimi kılavuz edinenler, gelişmek için değişime gidenler, egemenliği ulusa verenler, ortaçağ cahilliğini bitirip çağdaş ilerici devrimler yapanlar SUÇLU! bir hızla gericiliğe sarılanlar pek bir medeni!

İnsanın gülesi geliyor ağlarken. Ve bizim memlekette kimler varmış baksanıza.

Ne efeler; zeybeğiyle, vatanseverliğiyle tarihe mıh gibi kazınmış ışıl ışıl parlıyor ve parlatıyorlar.

Bir de efe görünümlü İ…L-E-R!

 

Makale:  Muharrem Metin KORKMAZ

  

Yorum (1) Yorum yaz!

3/6/2007 ·



   “Birleşin-birleşim” meydanlar bu seslerle yankılandı.

Birleşin-birleşim…

   Neye karşı? Var olan AKP hükümetine, yeniden seçilme olasılığına ve mevcut rejimin tehlikeye girmesine karşı, mevcut rejimi(cumhuriyet) ve kazanımlarını korumak, tam bağımsız bir ülke olmak için birleşin-birleşim.

   Çok güzel; fakat neyi, neyle birleştireceğiz?

   Cumhuriyete numara veren Özal’ın  Mumcu’ lu ANAP’ ıyla PKK düz ovada siyaset yapsın diyen Ağar’ lı DYP’yi mi birleştirelim?

   Atatürk mirasını kullanarak Atatürkçüyüm diyemeyen, yasa değişikliğiyle Rte’ yi milletvekili ve başbakan yapan Baykal’ lı CHP’yi,  ilerde türbanla üniversiteye girilebilir diyen Sezer’ li DSP’yle mi? Zenginliğinin kaynağını açıklayamayan Genç Parti’yle mi?

   Ya da 1989 ve 1991’de Apo’ nun sofrasında beslenen düne kadar federasyoncu olup bugün ulusalcı maske takan İP’ le mi?

   Veya AKP köşeye her sıkıştığında gündemi değiştirerek AKP’yi rahatlatan, geçmişte gereksiz yere koalisyon hükümetini bozarak ülkeyi ekonomik krize sürükleyen MHP’li Bahçeli’yle mi bu birleşimleri-birleştirmeleri yapacağız?

   Değerli okurlarım, sevgili halkım kanmayın bu oyunlara Sevr’in dayatması olan AB (Avrupa Birliği)’ye bu dayatmalarla girmeyi kabul eden ve parti programlarında bu dayatmalara karşı: ‘‘AB’ye girmeyeceğiz çünkü; bu, ulusal bağımsızlığımızı elimizden alacak Sevr’ den başka bir şey değil’’ diyemeyen, çözüm üretmeyen  partiler birleşse de birleşmese de ne oldukları artık bellidir. Esen rüzgara göre yön değiştiren bu anlayışa kanmayın!

   Oysa meydanları dolduran halk ‘birleşin-birleşim’ derken tam bağımsız Türkiye için, Cumhuriyet ve kazanımları için Atatürkçü düşünce evreninde birleşmeyi kastediyordu. Meydanlardan gelen bu sesi duymamak, görmemek ve anlamamak bu toprağa ihanettir.

   Birleşim olsun ya da olmasın önemle durulması gereken nokta: Hangi parti AB’den, ABD’den bağımsız olarak Türkiye’yi Türkiye’den yönetmek istiyor, ona bakın ve bunu yaparken parti programlarını inceleyin. Liderleri ve kadrolarını inceleyin; para karşılığında transfer olan milletvekili değil içimizden halkın göğsünden çıkan vekilleri, vekil adaylarını seçin. Atanmış ya da transfer olmuş vekiller yarın daha büyük ücretler karşılığında TBMM’de Türkiye’ye ve Türk Ulusuna karşı birilerinin avukatlığını yapmaya devam edeceklerdir.

   Değerli okuyucularım, pek değerli milletim bu seçimler artık “ya istiklal ya ölüm” ün eşiğinde olduğumuz anın bir önceki adımıdır. Ulusal varlığımızı ya da yokluğumuzu belirleyecek olan oylarınızı kullanırken lütfen geçmişi unutmayın! Aksi halde değişmeyen zihniyetlerle bu ülke yönetilmeye devam edecek ve bir gelecekten söz etmek çok zor olacaktır.

   Seçim hakkınızı kullanırken üç nokta da önemle durunuz:

1)      Hangi partinin programında, AB-ABD vb. dayatmalara karşı çıkılıyor ve çözüm üretiliyor? Bu dayatmalara boyun eğen partiler biliniz ki Türkiye’nin değil dışarının partileridir. Çünkü bu dayatmalar AB-ABD vb. bizim ulusal varlığımızı yok etmeye yönelmiş eylemlerdir. Bunu destekleyen ya da buna hizmet eden partilere ne olursan olsun oy vermeyiniz.

2)      Partileri, liderleri ve kadrolarıyla değerlendirin. Hangi partinin liderleri, adayları yolsuzluğa karışmamış, para karşılılığı transfer olmamış araştırın.

3)      Siyaseti tıkayan çözüm üretmeyen parti ve liderler yerine siyaseti açan çözümcü parti ve liderlere yönelin.

   Unutmayınız ki, bir kişi söze dökülen düşünce ve bu düşüncelere orantılı davranışlarıyla vardır. Söylemleri ve davranışları tutarsız olan kişilere ve partilere inanmayın. Bunun için geçmişe, geçmişte kimin ne söylediğine ve ne yaptığına(yapmadığına); davranış ve sözlerinde ne kadar tutarlı ya da tutarsız olduğuna mutlaka bakın.

   En önemlisi Türkiye’yi Türkiye’den yönetmek isteyen, halkına yalan söylemeyen Türkiye sevdalısı, Atatürk değerlerine sahip çıkan tam bağımsızlıkçı lider ya da partilere şans verin.

   Unutmayın ki farklı, kötü malzemelerden iyi bir yapı ortaya çıkmaz. Birleşilsin ya da  birleşilmesin malzeme kötüyse yapı da kötü olacaktır.

İki yanlıştan bir doğru çıkmaz…

Pek değerli milletime saygılarımla.

 

Makale: Muharrem Metin KORKMAZ

 




 

Yorum (yok) Yorum yaz!